header image
 

Pixar - Tennis Commercial

Pixar - For The Birds

Abdurrahman Önül - Kerbela

Penel

Bir destandır Yeni Asya bunu böyle bil!

Yazar: Hasan Şen
27.02.2008

Her gün yepyeni bir ışık, yeni bir eser
Âb-ı zemzem mi bu veya mâ-i Kevser.

Dikkat et, nereden akseder bu nurlu kelâm?
Ey nâşir-i Nur, sana binlerce selâm.

Yüce bir dâvânın güçlü nefesi,
Zındıkaya karşı susmayan sesi.

Sedd-i Zülkarneyn gibi zulmün önünde
Şaşmayan ölçüsü Hakkın yönünde.

Tavizsiz bir çizgi ve serapâ onur
Tükenmez hazinesi sermayesi; Nur.

Hakikat güneşidir bu hayâlât değil.
Bir destandır Yeni Asya bunu böyle bil

Copyright © EuroNur - www.SaidNursi.de

Yağmur

Yazar: Senai Demirci
05.03.2008

Doğunun kanlı şafaklarından birinde ışık vurdu yüzüne.
Nefeslere derinlik veren taze bir seherde,
ruhların göçebelik kışkırtısına yakın olduğu sabah vakitlerinde
duru bir reşha olarak vardı yeryüzüne.
Saliha bir ananın göz yaşından taştı da geldi.
Helal-haram kaygısını bir tutam ota taşıyacak denli
müttaki bir babanın alın terinden billurlaştı da yağdı yağmur.
Şarkın humma nöbetleriyle kıvranan toprağına dokundu en önce.

Son alimlerin son nefesleriyle savruldu yağmur,

aşkın rüzigârına tutuldu, damla damla sevdaya aktı.

Yitirilmiş bir coğrafyanın dağıyla taşıyla kucaklaştı,

fakrla, cehaletle, zaruretle derinleşen bir yaranın orta yerinde kan olup aktı, kıvrandı.

Uçurumlara düştü, mağaralara sığındı, taşlarla arkadaş oldu, pınar başlarından taştı,

gecenin orta yerinde yüreğine düşen dava ateşiyle buharlaştı.

Van Kalesi’nin taşlarından devşirdiği haşin fıtratını,

Zernabâd suyunda yıkadığı duru, keskin bakışını,

Şark’ın kavruk toprağından beslediği ateşîn zekasını alıp yeniden göğe karıştı yağmur.

Bir sabah tozlu ayaklarıyla vardığı İstanbul’a,

ırkçılık, küfür, şüphe ve emperyalizmle kirlenmiş bu iklime,

muhteşem bir saltanatın batmaya yüz tuttuğu hazan mevsiminde

bir ikindi yağmuru olup düştü.

Mahzun coğrafyanın meyus insanlarına,

peşi sıra getirdiği Şark ışıklarıyla taze ve rengarenk bir gökkuşağı sundu.

Hiçbir yağmura benzemiyordu.

Sanki başka zamanlara, başka mevsimlere, başka coğrafyalara aitti de,

bu talihsiz mevsime, bu mahzun şehre kazara uğramış gibiydi.

‘Bediüzzaman’ dediler yağmura.

Eşsiz ve belki zamansız yağmış bir yağmurdu.

Acele etmiş, kışta gelmişti.

Çiçekleri solmuş, tohumları kurumuş bu topraklara,

yazı baharı unutmuş bu iklime yeni baharlar getirecekti.

Yağmur, soğuk ve acı kışlarda da yağdı.

Kalemin ve kılıcın ucu sıra şehir şehir dolaştı.

Harflerin efsununda savruldu, harplerin hüznünde yoğruldu.

Kalemi ve kılıcı bir tutan alim hassasiyetini ve mücahid heyecanını her diyarın göğüne taşıdı yağmur.

İlmin mürekkebine dolanıp sayfalar boyu yazı olmayı da,

şehidlerin kanına karışıp yeni baharların toprağına gömülmeyi de göze aldı.

Sayfalar boyu kara harfler gözlere nur olacak ve şehidler şehirlere gözyaşı olacak değil miydi nasılsa?

Yağmur eninde sonunda gözlere değecekti.

Son terazide, alimin mürekkebi ile şehidin kanı bir tutulacak değil miydi?

Yağmur göklüydü ve nasılsa göğe dönecekti.

Bir gece, hain bir pusunun girdabına düştü yağmur.

Acımasız bir kılıcın ucunda, paslı bir namlunun ardı sıra yabancı ellere savruldu.

Volga nehrinin hazin akışına kapıldı.

Yaban rüzgarlarına esir düşüp, uzak coğrafyalara sürüklendi.

Gecenin koynunda, gurbetin kapkara hüznünde,

zihninde çakan yakıcı şimşeklerle sarsıldı,

yüreğinde kopan fırtınalarla yeniden yeniye duruldu,

ruhuna saran gökgürültüleriyle yeniden ateşlendi.

Ve yağmur şanlı saltanatın yıkık taşlarına yeniden yağdı.

Güzel zamanlardan geriye kalan bu donuk bakışlara dolandı durdu.

Duruldu.

Saltanatsız, devletsiz ve hilafetsiz bir payitahtın son küllerini yıkadı.

“Esaretten sonra” yeniden Anadolu’ya vardığında,

Ankara Kalesi’nde soluk bir ikindi vakti,

Avrupa’dan gelen katran karası küfrün gölgesini hissetti.

“Ankara’dan en kara bir halet”le yeniden ilk yurduna,

Doğu’ya doğru yola çıktı.

Medeniyetin kirlerini, saltanat ve iktidarın yükünü üzerinden atarak hafifledi, duruldu.

Yalın bir damla olarak yeniden Erek Dağı’nın serin kuytularına döndü.

Sözler’ce kalbimize yağmak için, Mektup’larca ruhumuza varmak için,

aklımıza Lem’a Lem’a Şualar düşürmek için saflaştı, inceldi, çoğaldı, çağladı.

Yağmurla ilk kez çay kokulu bir sonbahar akşamı tanıştım.

Karşımdan değil, yanımdan konuşuyordu yağmur.

Yağmur gibi yükseklerden konuşuyor ama yumuşakça iniyordu zihnime.

“Yağmurca” söylüyordu, incitmesiz ve berrak.

Sessiz ama ahenkle; kimseyi kimseden ayırmadan ve herkese özel olarak düşüyordu Sözler’i.

Kağnı sırtında meçhul bir sürgüne giderken, öküzün kanayan ayağını dert edinen Yağmur’du.

Sessiz ve kimsesiz bir yalnızlığa itilirken, yavrusuna giden kuşlara kanat geren Yağmur’du.

Barla’nın hüzünlü yalnızlıklarında, Çam Dağı’ının vahşetli gecelerinde çise çise yağan, sessizce çoğalan, hece hece biriken, Sözler’ce taşan Yağmur’du.

Denizli, Eskişehir, Afyon hapishanelerinin duvarlarını yıkan bakışlarla yağdı Yağmur. Parmaklıklara inat yeryüzünün her noktasına vardı, zerreden küreye herşeyi tefekkürle yıkadı yağmur.

Bir bahar günü, Eğirdir Gölü’nün yeni açmış çiçekleri, taze kokulu yapraklarıyla sele dönüştü yağmur.

Yaprak yaprak, çiçek çiçek binlerce Esmâ’ya şebnem oldu.

Esmânın güzel kanatları arasında bizi Haşre, Ebede, Cennete taşıdı Yağmur.

Gözlerimizin gördüğü suretlerden gönlümüzün gördüğü hakikatlere sürükledi bizi.

Öylece “yeryüzündeki rahmet eserlerine nazar” eyledik.

Ve öylece dirilişe, hesaba, ebede vardı aklımız.

Yusuf’un[as] rüyasıyla uyandırdı bizi.

Kuyuda ve zindanda aklımızı hakikate boğdu.

Yunus’un[as] gecesiyle aydın etti gözümüzü.

Yunus’un[as] denizinde dalga dalga gerçeğe savurdu nefsimizi.

İbrahim’in[as] düştüğü yangından bize ebedî güller devşirdi.

Musa’nın[as] asasını dilimize verdi; taşı tefekkürümüze taşıdı,

katı kalpleri taşla yumuşatacak Sözlerle geldi.

Eyyub’un [as] sabrını yüreğimize indirdi Yağmur.

Damağımıza metanetli bir Eyyub duası yapıştırdı.

Ve ‘Bütün Zamanların En Güzel Yağmuru’nu, Muhammed Mustafa Aleyhisselatüvesselamı, ‘Reşha, Reşha’ bu çorak iklime, bu kurak dimağlara indirdi Yağmur.
Gülü ve salâvatı, bülbülü ve nübüvveti, insanı ve haşri, geceyi ve yıldızları, göğü ve tevhidi yeniden yeniye yoğurup yıkadı Yağmur.

Hiç incitmeden, yıkmadan ve kırmadan, üzmeden ve korkutmadan alnımıza, aklımıza yağdı.

Hiç ayırmadan ve bölmeden, hiç zorlamadan ve yormadan dimağımıza ve damağımıza değdi Yağmur.

Ve hala Sözler’ce yağıyor yüzümüze, sabahları şebnem olup Lem’a Lem’a parıltılar saçıyor, ebedi bir bahardan, sonrasız bir andan taze ve sımsıcak Mektuplar taşıyor, sayfalar boyu gökkuşağı oluyor, gözümüze ve gönlümüze Şualar gönderiyor.

Yağmur hâlâ yağıyor.

Said’in gözlerinden yağıyor yağmur.

Ve Said’in Sözler’inden rahmet hece hece gözlerime iniyor.

Copyright © EuroNur - www.SaidNursi.de

Emevi Camiinde asırlık İslâm hoşgörüsü

Yazar: Yeni Asya
26.03.2008
Image

Suriye’nin başşehri Şam’daki Emevi Camiinde bulunan vaftiz kuyuları, 13 asırdır İslâm dininin diğer dinlere olan hoşgörüsünü gösteriyor. Camiye namaz için gelenler Hıristiyanlığın simgesi olan vaftiz kuyularıyla karşılaştıklarında şaşkınlıklarını gizleyemiyor.

Dinlerarası diyalog ve çatışma kavramlarının çok tartışıldığı günümüzde herkes kendi bakış açısından bir fikir ortaya koyadursun, bu hoşgörünün simgeleri yüz yıllardır ayakta duruyor. Kültürler arası çatışma senaryolarını yazılmasına, fikir hürriyeti adı altında Peygamberimiz Hz. Muhammed (asm) ile ilgili çirkin karikatürlerin yanlanmasına ise en iyi cevabı Emevi Camisinde yüz yıllardır korunan vaftiz kuyuları veriyor. Sadece bir kilisede görmeye alışkın olunan bu kuyular; İslâm’ın hoşgörüden yoksun, şiddet dini olduğunu iddia edenleri asırlar öncesinden yalanlıyor.

Yüz yıllar geçmesine rağmen gerek vaftiz kuyuları gerekse cami içerisindeki Hz. Yahya türbesi ilk günkü gibi korunuyor. Camiye ibadet için gelenler Hz. Yahya’nın mübarek başının bulunduğu makamda Fatiha okuyarak duâ ediyor. Ardından vaftiz kuyularının bulunduğu bölüme geçiyor. Özellikle Suriye dışından gelen ziyaretçiler İslâm dininin sevgi ve barış dini olduğunun altını çizerek hoşgörünün simgesi olan kuyuların yanında fotoğraf çektirmeyi ihmal etmiyor.

Copyright © EuroNur - www.SaidNursi.de

Ölüme Çare Bulunacak mı?

Yazar: Halil Akgünler
08.04.2008

Ölüme çare bulmak mümkün mü? Her şeyimizi alıp götüren, lezzetlerimizi acılaştıran, o en büyük dert olan ölüme bir dur denilecek mi? Eminiz ki böyle sorular insanı biraz tebessüm ettirir. Öyle açık bir cevaba sahip ki bu soru, ‘malumu ilam’ kabilinden bir durum ortaya çıkar. Üstelik her gün gördüğümüz cenazeler ve mevtler, haberlerden duyduğumuz ölümler, kazalar, felaketler de böyle bir soruyu daha tuhaf hale getirir. Şimdiye dek yaşayan var mı?

Yok elbette. Şöyle bir bakalım tarihe. En çok yüz yıl içinde nesiller mazi ülkesine göçüp gitmiş. Muhakkak ki insan bir gün ölecek. Bundan kurtuluş yok. En azından şimdiye dek bir örneği de yok. Şayet bir tek kişi bile yaşamaya devam etse idi, ikincisi ben olacağım diye ümitlenebilirdik. Yani, sözün kısası “Ölüme çare bulunacak mı?” sorusunun cevabı açık: Hayır. Ölüme çare yok. Böyle bir cevap hiç kuşkusuz çok makul gözüküyor, mantıklı ve kabul sınırları içinde. . Ancak Bediüzzaman Hazretleri böyle mukadder bir suale “Evet, ölüme çare bulunacak, ölüme bir hayat rengi verilecek” diyor. Durun, hemen “Nasıl olur böyle şey” diye itiraz etmeyin. Gelin, önce Bediüzzaman Hazretlerinin sözlerine kulak verelim, sonra bu sözler üzerinde yorum ve izahlarımıza devam edelim ve “ölüme nasıl bir hayat rengi verilecek” daha iyi anlamaya çalışalım.

İlgili ifade 20. Söz’de geçiyor:

“Allah’ın izniyle anadan doğma körleri ve alaca hastalığına tutulanları iyileştirir ve ölüleri diriltirim. (Al-i İmrân Sûresi: 49.)

Kur’ân, Hazret-i İsâ Aleyhisselâmın nasıl ahlâk-ı ulviyesine ittibâa beşeri sarîhan teşvik eder. Öyle de, şu elindeki san’at-ı âliyeye ve tıbb-ı Rabbânîye remzen terğib ediyor. İşte şu âyet işaret ediyor ki: “En müzmin dertlere dahi derman bulunabilir. Öyle ise, ey insan ve musîbetzede benîâdem! Me’yus olmayınız. Her dert, ne olursa olsun, dermânı mümkündür; arayınız, bulunuz. Hattâ, ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür. (Sözler, 232) ”

Burada geçen ifadede İsa(AS)’ın tıp konusundaki mucizelerinden yola çıkılarak iki önemli hususa dikkat çekiliyor.

Birincisi:He ne dert olursa olsun, bu dertlere ve hastalıklara çare bulunacağı.

İkincisi: Dertlerin derdi olan ölüme de bir çare bulunacağı. Bu da, “ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür” cümlesi ile ifade ediliyor.

Bu iki prensip birbiri ile doğrudan alakalı. Önce birinci prensip üzerinde duralım ki, ikinci prensipte demek istenen husus daha da netleşsin. Çünkü ölüm dediğimiz hadiseye sebep olan hususlar birinci prensip içinde saklanmış. Yani hastalıklar, musibetler, felaketler en müzmin dertler içinde yer almakta. Birinci cümleye göre insan için yol açıktır. yani insan her türlü dert ve bela ve musibetlere çare bulabilecektir. Bu gün için çaresiz gibi gözüken kanser, AİDS gibi hastalıklara çare bulunacak demektir. Felaketlerin neticeleri ile ilgili tedbirler alınabilecek, musibetlerin tesiri en aza indirilebilecek demektir. Hatırlayın, eskiden bir kolera hastalığından binlerce insan ölebilirdi. Veba türü hasatlıklar insanlığı top yekün tehdit ederdi. Ama bu gün bir çok ilaç ve aşı keşfi ile bu tür musibetlerin önü kesilmiş durumda. Deprem gibi umumi musibetlere de yeteri derecede güçlü binalar yapılarak mukavemet edilebiliyor. İnsanlık gün geçtikçe ölüme sebebiyet veren hastalık ve musibetlere çare bulmaya devam ediyor. Bu gün en büyük teknik ve teknolojik gelişmelerin tıp alanında olduğu göz önüne getirilir ise, gelecekte ne gibi ileri seviye tekniklerin kullanılacağı net olarak gözükür.

İşte bu teknik gelişmelerden dolayı öyle bir zaman gelecek ki, “ölüme de bir çare bulunacak”, Bediüzzaman Hazretlerinin tabiri ile “ölüme de bir hayat rengi verilecek.” Ancak bu noktada Bediüzzaman “muvakkat” tabiri ile “ölüme çare bulmanın” bir sınırını çiziyor.

Evet, ölüme bir çare bulunacak ama bu muvakkat, yani geçici, sınırlı, bir müddet, belli bir zaman dilimi içinde olacak. Peki muvakkatlığın ölçüsü ne? Nereye kadar muvakkat? Muvakkat tabirini ölüme çare bulunmasının ne kadar zaman dilimine uygulayacağız? Yani ölüme çare ne kadar süre için geçerli olacak? İşte bu ve benzeri suallere doğru ve net bir cevap bulabilmek için biraz zihin egzersizi yapmak gerekiyor.

Öncelikle “ölüme bir hayat vermek” tabiri üzerinde duralım. Bu tabir yazıldığı yıllarda pek de anlaşılmamıştı belki. Çünkü o yıllarda ölüme bir hayat rengi vermenin misalleri çok net olarak gözükmüyordu. Ne zaman ki dünyada ilk kalp nakli yapıldı, o zaman bu tabirin ifade ettiği mana ortaya çıkmaya başladı.

Bilindiği üzere, “İnsandan insana ilk kalp nakli ameliyatı, Güney Afrikalı kalp cerrahı Dr. Christian Barnard tarafından 1967′de Cape Town’da yapıldı.” ‘Modern tıbbın en yüksek başarısı’ olarak nitelenen ameliyattan 18 gün sonra hasta zatürreden hayatını kaybetti.

Evet, muvakkatlığın ilk süresi burada ortaya çıkmakta. Ölmesi kesin olan bir kalp hastasına kaza geçirmiş ve ölme noktasında olan başka bir kişiden kalp nakli yapılmış ve kalp nakli yapılan hasta 18 gün sonra enfeksiyon kapmış ve ölmüş. Yani ölüme 18 gün süre ile geçici bir hayat rengi verilmiştir. O zamanlar teknik ve tekniğin yetersiz olması muvakkatlığın sınırını 18 gün olarak belirlemiştir. 1980 sonrası bulunan yeni tekniklerle bu süre çok daha fazla seviyeye çıkartılmıştır. Bu gün açık kalp ameliyatları ile damarları tıkanmış ve kesin ölme sınırına gelmiş hastalar uzun yıllar yaşamaya devam ediyor. Yani ölüme muvakkat hayat rengi vermenin sınırı yıllar olmaktadır. Organ naklileri, yeni tıp teknikleri bu süreyi daha da uzatmakta. İşte günümüzde teknik ve teknolojinin gelişmesi “ölüme de muvakkat bir hayat rengi vermek mümkündür” ifadesindeki muvakkatlığın, yani geçiciliğin sınırını on, yirmi, hatta otuz-kırk yılına kadar genişletmiştir.

Peki bu sınır nereye kadar devam edecek? Bizler bu gün için şahit olduğumuz teknolojik gelişmelere göre otuz-kırk yıllık bir süre tayin ediyoruz. Acaba ileride bu süre ne kadar artacak? Veya organ nakillerinin ötesine geçilip, başka teknolojik keşifler gerçekleşecek de bu ‘muvakkatlığın’ sınırı sınırsızlık noktasına kadar gidecek mi? Yani insanlar “ölüme kalıcı olarak çare bulduk” zannına mı kapılacaklar.

Evet, bu ve benzeri suallere yine Risale-i Nur’dan bir nakille cevap vermeye çalışalım.

“Elbette nev-i beşer, âhir vakitte ulûm ve fünûna dökülecektir. Bütün kuvvetini ilimden alacaktır. Hüküm ve kuvvet ise, ilmin eline geçecektir.”

ifadeye dikkat edelim. İnsanlık kıyamete yakın, yani ahir vaktinde her şeyiyle ilim ve fenne dökülecek. Bütün kuvvetini ilim ve fenden alacak. İlim ve fen insan hayatında en belirleyici bir noktaya gelecek. İşte bu noktada tüm fen ilimleri gibi, tıp bilimleri de çok ileri seviyelere çıkacak. Tıp ilimi öyle bir noktaya varacak ki, bütün dertlere bir çözüm bulunduğu gibi, ölüme de bir çare bulunacak. Ölüme çare bulunması da çok ileri seviyelere taşınacak, öyle ki insanlar “ölüme kalıcı bir çare buldukları” zannına kapılacaklar. İşte zannımıza ve tekniğin gelişim seyrine göre “muvakkatlığın” sınırı bu. Yani insanlar “ölüme kesin olarak çözüm bulduk” zannına kapıldıkları zaman. Şimdi düşünün bir kez. “Ölümü yendik” diyen insanların durumunu. Eğer inanç noktasında eksik iseler bu insanların yapacağı taşkınlık ve zulümleri bir şöyle bir göz önüne getirin. Demek ki kıyametin mühim bir sebebi belki de bu insanlar olacak.

Hatta insanlık bir noktadan sonra mezardaki insanları tekrar hayata döndürmek için teşebbüste bulunursa şaşırmamak lazım. “İnsanlar öldükten sonra, ruhları başka makamlara gider. Cesedleri çürüyor, fakat insanın cesedinden, bir çekirdek, bir tohum hükmünde olacak acbü’z-zeneb tâbir edilen küçük bir cüz’ü bâkî kalıp, Cenâb-ı Hak, onun üstünde cesed-i insanîyi haşirde halk eder, onun ruhunu ona gönderir” ifadesinde geçen ve insanın mühim bir cüzü olan “acbü’z-zeneb” denilen kısmı yaşamaya devam ettiğine göre ve yine gen teknolojisinin de olabildiğince ilerleme kaydedeceğine göre niçin olmasın? Belki bu son yorum biraz ütopik gözüküyor, ama teknolojideki baş döndürücü gelişmeler bizi böyle sesli düşünmeye sevk etti.

Son söz Hazret-i Üstadın:

“Cenâb-ı Hak, şu âyetin lisân-ı işaretiyle mânen diyor ki: “Ey insan! Benim için dünyayı terk eden bir abdime iki hediye verdim: biri mânevî dertlerin dermânı, biri de maddî dertlerin ilâcı. İşte, ölmüş kalbler nur-u hidâyetle diriliyor. Ölmüş gibi hastalar dahi, onun nefesiyle ve ilâcıyla şifâ buluyor. Sen de benim eczahâne-i hikmetimde her derdine devâ bulabilirsin. Çalış, bul! Elbette, ararsan bulursun.” İşte beşerin tıp cihetindeki şimdiki terakkiyâtından çok ilerideki hududunu, şu âyet çiziyor ve ona işaret ediyor ve teşvik yapıyor. (Sözler, 232) “

Copyright © EuroNur - www.SaidNursi.de

Ya Resûlallah!

Yazar: Mehmet Kovancı
08.04.2008
Image

İnsanlık bekliyordu doğacak bu güneşi.
Âlemlere rahmetti yoktu benzeri eşi.
Kalplerdeki zulmeti darmadağın ederek
Sahil-i selâmete çıkarmıştı beşeri.

Fetret devri son buldu teşrif ettiği zaman.
İnsanlar koşuyordu ona doğru an be an.
Lâilahe illallah deyip ediyordu iman.
Kelime-i Tevhiddir dâvân, Ya Resûlallah

Peygamberlik halkası seninle buldu hitam.
Senin bi’setin ile gelmişti en son İslâm.
Bütün peygamberleri tasdik ettin bitamam.
Enbiyanın reisi, sensin Ya Resûlallah

Gelince yapıverdin sath-ı arzı bir mescid.
Allah’a kulluk için herkesten aldın ahid.
Çok kısa bir zamanda yetişti nesl-i cedid.
Ehl-i imana imam, sensin Ya Resûlallah

Hal ve etvâr, ahlâkın numune-i imtisâl.
Sünnetine ittibâ Rabbime eder isâl.
Birer pusula gibi dosdoğru olur ahvâl.
Bütün beşere hatip sensin Ya Resûlallah

Ezelî bir hutbeyi okudun ins ü câna.
Tebliğ edince dedin; haydi gelin imana.
Niçin gönderdi Rabbim dünya denen bu hana.
Her sorunun cevabı sende, Ya Resûlallah

İlâhî emirleri tebliğ ettin beşere.
İlâhî marziyâtı haykırmıştın habire.
Çok kısa bir zamanda ulaşmıştın her yere.
Medine’yi bir minber yaptın, Ya Resûlallah

Dünyada ve ukbada istiyorsan saadet.
Kur’ân’a ve sünnete iman ve itaat et.
Ancak böyle korunur verilen bu emanet.
Ümmetine şefaat eyle, Ya Resûlallah

Copyright © EuroNur - www.SaidNursi.de

İlk defa Müslüman sayısı Katolikleri geçti

Vatikan’ın yayın organı Osservatore Romano gazetesinde yayınlanan istatistiklere göre dünya nüfusunun yüzde 17.4’ü Katolik iken, Müslümanların oranı yüzde 19.2 olarak hesaplandı. Vatikan, İslâmın tarihte ilk kez Katolik Hristiyan sayısını aştığını bildirdi.

Araştırmayı yapan Rahip Vittorio Formenti, ”Dünya nüfusundaki artışla, Katolik nüfusundaki artış oranı aynı. Ancak Müslüman aileler daha çok çocuk yapıyor” dedi. Formenti, Hristiyan ailelerin ise çocuk sayısını azalttıkları için sonuçların böyle çıktığını savundu. Vatikan’ın 2006 istatistik yıllığındaki verilerini temel alan Formenti, “Tarihte ilk kez biz birinci sırada değiliz. Müslümanlar sayıca bizi geçti” dedi. Formenti, Ortodoks, Protestan ve Katoliklerle birlikte dünyadaki Hristiyan nüfusunun oranının yüzde 33 olduğunu söyledi. Vatikan’ın 2006 istatistiklerine göre, 6.5 milyarlık dünya nüfusunun 1.25 milyarını Müslümanlar, 1.13 milyarını ise Katolikler oluşturuyor. Bütün dünyadaki Hristiyan nüfusu ise 2.15 milyar. Vittorio Formetti, Latin Amerika’nın Katolik Hristiyanların kalesi durumunda olduğunu, buradaki Katolik nüfusun, bütün dünyadaki Katoliklerin yüzde 49.8’ini oluşturduğunu vurguladı.

DÜNYA DİNLERİ VE İNANAN SAYISI

1- Hıristiyanlık: 2.14 milyar

2- İslâm: 1.3 milyar

3- Hinduizm: 781 milyon

4- Budizm: 324 milyon

5- Sihizm: 19 milyon

6- Yahudilik: 14 milyon

Copyright © EuroNur - www.SaidNursi.de